Hoşgörü İle İlgili, Hoşgörülü Olmanın Şartları

Hoşgörü İle İlgili, Hoşgörülü Olmanın Şartları

Hoşgörü İle İlgili, Hoşgörülü Olmanın Şartları

Hoşgörü İle İlgili, Hoşgörülü Olmanın Şartları

Yüce dinimiz İslam’ın özelliklerinden birisi de sevgi ve müsamahadır (hoşgörü). Sevgi, saygı ve hoşgörü birbirini tamamlayan, bütünleyen, hayatı hayat yapan, yaşanılır kılan temel unsurlardandır. Ama bana sorarsanız bunların en önemlisi hoşgörüdür derim. Çünkü hayatta kusursuz, noksansız, hata yapmayan insan yoktur. Hepimizin ya tamamlanacak eksiklikleri ya da törpülenecek uç noktaları, zaafl arı vardır. İşte tam da burada hoşgörü devreye girer ve insana yardıma koşar âdeta. Arapça “semaha’’ kökünden gelen müsamaha, affetmek ve bağışlamak anlamına gelir.

Türkçe’mizdeki karşılığı hoşgörü olan bu kelime, Batı dillerinde ise tolerans olarak kullanılır. Hoşgörü; aff etmek, bağışlamak anlamlarına gelir. Sevgi ise insanların hayattaki var olma nedenidir. İnsanlığın ortak değeridir. Her şeyin mayasıdır. Kâinat dahi sevgi üzerine kurulmuştur. Bunun en güzel örneği âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed(sav)dir.

Hoşgörülü olmanın şartları şunlardır: (Hoşgörü İle İlgili)

  • Nefis muhasebesi yapmak: “Kendinizi beğenip temize çıkarmayın.’’(Necm 32)
  • İnsanların kusurlarını örtmek: ’’Herhangi bir kişi dünyada bir kişinin ayıbını örterse, Allah da kıyamet
    günü onun ayıbını örter.’’(Müslim, Birr 72)
  • Öfkeyi yenmek: “Onlar bollukta da darlıkta da infak ederler, öfkelerini yenenler…’’(Al-i İmran 134)
  • Affedici olmak: “Allah affeden kulunun şerefini artırır…’’(Müslim Birr 69)
  • Beddua edici olmamak: Hz. Peygamber şöyle buyuruyor: “Ben lanet edici olarak gönderilmedim. Rah-
    met olarak gönderildim.’’(Müslim Birr 87)
  • Suizan etmemek: “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.’’(Huc’urat
    12)
  • İnsanlarla alay etmemek: “Ey iman edenler! Sizden bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin. Bel-
    ki kendilerinden daha iyidirler.’’(Hucûrat 11)
  • Sabırlı olmak: Kur’an-ı Kerim’de yetmişten fazla ayette sabırdan bahsedilmiştir. “Sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal 46)

Yunus ve Hoşgörü

Hoşgörünün olmadığı yerde ne sevgi vardır ne de saygı. Hoşgörünün olmadığı yerde ot bile bitmez. Yunus Emre “Taş gönülden ne biter?” diye sorar. Tabi ki hiçbir şey, hem de kocaman bir hiç… Önemli olan, o taş gibi gönle dokunup onu ipek gibi yumuşacık yapmaktır. Bu da İslam’ın getirdiği nice güzelliklerle yapılır. Önceleri taş gibi kaskatı olan gönül sevginin, saygının, hoşgörünün filizlendirdiği mübarek bir mekân olur. Ene (ben) gider, sen kalır. Şeytani nefsin egemenliği kırılır. Yerini muhabbet alır, ihlâs alır, samimiyet alır, şefk at, merhamet ve ilahi aşk alır.

İnsan toplum içinde doğar, büyür ve her daim toplumla birlikte yaşar. Bu tabiatın bir kanunudur. Dünyada hiçbir insanın sesi, huyu, karakteri, siması, parmak izi vb. biri diğerine benzemediği gibi dini, dili, ırkı, soyu, düşüncesi ve davranışı da benzemez. Ve ne olursa olsun diğer insanlarla iyi ilişkiler içinde bulunmak gerekir. Bu da hoşgörü ve sevgiyle gerçekleşecektir. Bunun sonucunda kişi, insan-ı kâmil mertebesine ulaşacaktır. Ve eğer saygılı, huzurlu bir toplumda yaşamak istiyorsak hoşgörü kapısından geçmek gerekecektir.

Yunus Emre’nin evrensel deyişiyle: “Yaratılanı severim yaradandan ötürü” düsturuyla yaşamaktır bir anlamda hoşgörü. Sövene dilsiz, vurana elsiz olmaktır. “Ne olursan ol, yine gel!” diyen Mevlânâ, hayatının her alanında alçakgönüllü ve tevazu sahibiydi. Büyük küçük, âlim cahil, Müslüman Hristiyan, halktan yöneticilerden herkese tevazu ile yaklaşırdı. Hiç kimseye kibir, gurur ve kendini beğenmiş tavırlarla yaklaşmazdı. Mevlânâ bu geniş tevazusuyla bazen Hristiyanları da ziyaret ederdi.

Hoşgörü İle İlgili, Mevlana İle İlgili Kıssa

Konya yakınlarındaki bir manastıra gidip orada rahiplerle sohbet etmiştir. İşte o papazlardan biriyle Konya çarşısında karşılaştı. Papaz, Mevlânâ’yı görünce hürmetle eğilerek, selamladı. Mevlânâ ise daha çok eğilerek papazın selamına karşılık verdi. Papaz doğrulunca baktı ki Mevlânâ hâlâ eğilmiş bir hâldedir. Hiç beklemediği bu tavırdan dolayı şöyle dedi: “Ey din sultanı, bu ne kadar tevazu, ne kadar gönül alçaklığıdır. Benim gibi bir rahibe bu saygı değer mi?’’ Mevlânâ bu soruyu şöyle cevapladı: “O kimse ne mutludur ki Allah onu malla, güzellikle şerefle ve itibarla üstün kıldı ki o kimse malıyla cömertlik yaptı, güzelliğiyle iff etini korudu, şeref ve itibar sahibi olduğu hâlde alçakgönüllü oldu.” buyuran Hz. Muhammed (sav) bizim sultanımızdır.

Böyle bir Peygamber’in ümmetinden olduğum için, Allah’ın kullarına nasıl alçakgönüllü davranmam? Niçin kendi küçüklüğümü belirtmeyeyim? Eğer bunu yapmazsam neye ve kime yararım? Mevlânâ’nın bu açıklamaları üzerine papaz hemen oracıkta Müslüman oldu. İslam tasavvufunda önemli bir yere sahip olan Mevlânâ, tüm insanlığı sevgi ve hoşgörüye çağırmış, herkese gönül kapısını açmış, hangi din, mezhep ve milletten olursa olsun herkese rehberlik yapmıştır

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?